|
ETNİSİTE SORUNU
90’lı yıllardan itibaren Soğuk
savaşın ertesinde birbiri ardınca patlak veren
çatışmalar aynı zamanda etnik anlaşmazlıkların kötü
bir habercisiydi. Tarih içsel dinamiklerini hiçbir
zaman kaybetmemiş, imparatorlukların uğursuz
bakiyeleri yüzyıl sonrasında etnik rüzgârlarla
yeniden dirilmişti. Derin bölgesel uyuşmazlıklar
etnik ayrılıkları kuvvetlendiriyor zamanın
eskitemediği meseleler küçük bir kıvılcımla bir
tehdit olarak yeniden alevleniyordu.
Dünyadaki bu dönüşümü kavrayabilmek açısından etnisite
çalışmalarına ilgi her bakımdan artmıştır. Sosyal
bilimlerin geleneksel bir sahası güncel sorunlarla
dikkati çekmekteydi. Öncelikli olarak etnisitenin
sınırlarının başka açılardan tespit edilmesi gerekti.
Zira bu konuda genellemelere varmak suretiyle, klasik
ideolojik yaklaşımların uluslararası alanda meydana
gelen mikro ölçekteki olayları açıklaması zordu. Etnik
uyuşmazlıklar her yerde aynı ilişkisellik zincirine
sahip değildi ve ülkelerin kendi içlerinde birbirinden
farklı nedenlere dayanan etnik anlaşmazlıkları
birbirini yadsıyacak şekilde ayrı sonuçlar
üretebiliyordu.
Bir etnolog gözüyle bakıldığında, halkların doğuştan
sahip olduğu çeşitli renkler gibi etnisitenin kurduğu
teorik akrabalık da ırk, din ve kültür gibi ortak
özellikler içermeyen olgularla daima genişleyebiliyor,
mesele siyasal açıdan değerlendirildiğinde ise
etnisite kavramı ulus devletlerin kuruluş sürecinden
millet ve milliyetçilik kavramlarının türdeş
yapılarına kadar uzanabiliyordu. Bu nedenle son çeyrek
yüzyıldaki birleşme ve ayrılık hareketleriyle birlikte
kavramın yeni tariflerini yapmak mecburi gorünmektedir.
Yeni gelişmeler etrafında, özellikle devlet ve milleti
oluşturan tüm öğelerin büyük kırılma anları
hesaplandığında etnisite ve siyaset ilişkisini tekrar
ve tekrar ele almak gerekecektir. Ulus devletlerin
çatısı altında biraraya gelen çeşitli etnik gruplar
daima hassas bir dengenin üzerinde bulunmuşlardır. Bu
hassas dengeyi hatırlatacak olursak, devlet gücünü
koruduğu zaman etnik kimlikler bir zenginlik olarak
kabul ediliyor ama devlet gücünü yitirmeye başladığı
zaman etnik unsurlar devlet karşısında potansiyel bir
tehlikeye dönüşebiliyordu. Siyasal ve ekonomik anlamda
güçlü ülkeler ‘etnik’ unsurların bir tehdide dönüşmesi
noktasında direnç seviyeleri yüksek olmuştur. Çağdaş
siyasal mitlere göre, etnik unsurlar bilinçli veya
bilinçsiz bir şekilde ‘yara’landığı takdirde doğal
savunma refleksleri devreye girecek, ‘şiddet’
kaçınılmaz hale gelecektir. Herhalde hiçbir şiddet
örneği “benlik”te yaratılan tahribatlar kadar ağır
olmayacaktır. Çağdaş mitlerin devamında, etnisite
sorununun temelde “aidiyet” ve “algılama” gibi doğrudan
etnik özellikler taşımayan toplumsal kimliklerle bağlantılı
olduğu vurgulanmaktadır. Yani, tüm mesele bir ‘hayal’
sorunudur. Devletler, yurttaşların hayalleri ölçüsünde
yaşayabilmektedirler.
Bu sayımızın hazırlanma vesilelerinden biri etnisite
sorununa bakıştaki Cumhuriyet’in kurduğu ‘hayal’
seviyeleri ile ilgilidir. Bir hayal seviyesinde
yükselen zayıf ve duygusal tepkiler, sadece o günün
kahramanı olmaya yetmektedir, geleceğe ilişkin hiçbir
kalıcılıkları yoktur. Birlikte yaşama projesi tüm
yurttaşların hayallerini dolduracak, benliklerine
hitap edecek ortak akla maalesef hizmet etmemektedir.
Siyasal ve düşünsel her türlü yoksulluk Cumhuriyet’in
pek korktuğu “dinsel ve etnik tuzaklar”ı kendiliğinden
körüklemektedir.
Çoğu
yönüyle etnisite sorunu dar bir etnisite sorununun
ötesine geçmektedir. Herşeyden önce, bir ‘etni’nin
muhayyilesinde kendini ait kıldığı bir imgeyi
keşfetmektir önemli olan. Mevcut akıl dışı söylem ise,
böyle bir imgeyle iletişim kurabilecek ergenliğe henüz
ulaşmış değildir. Ortada potansiyel olarak böyle bir
dil de bulunmamaktadır. Zaafiyetler üzerine kurulu bir
yaşam kültürü, en temel meselelerde baskı ve güç
istencinin eksikliğini hissedecek ve siyasal aklı
mütemadiyen gündelik savrulmaların karanlık güdülerine
terk edecektir.
|