| Sayı 57: Türk Liberalizminin Eleştirisi |
|
YENİ ÜÇ TARZ-I SİYASET Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır, ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur… İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı Türkiye’de farklı siyasî akımlar üzerinde fikir yürütmek bir bakıma uzun modernleşme serüveninin derin zıtlıklar içeren yapısını başka formüllerle yeniden ifade etmeye benzemektedir. Siyasal düşüncelerimizin kökenlerine inildiğinde daha çok Batılılaşma ve modernleşme sorunu karşısında üretilmiş bir dizi tepkiyle karşılaşıyoruz. Kimi tepkiler dünyaya açık ve pragmatik, kimi geleneksel ve korunmacı, kimi ise daha seçkin veya paylaşımcı… Ancak, birbirinden ayrı dünyalara seslenen liberal, muhafazakâr ve sosyalist ideolojiler ne tür bir tahayyüle sahip olurlarsa olsunlar Türk modernleşmesinin gözden kaçırılamayacak ikilemlerini taşımaktadırlar. Her üç siyaset tarzını mutlak ve bağımsız yapılar olarak kurgulamak yerine her birinin toplumsal süreç içindeki gelişimi bütünlüklü olarak incelenmelidir. Ve belirli bir “tutarlılık” ve “özgün”lük arayışından çok, dikkatimiz geleneksel siyaset dilinin hâkim ve otoriter kodları üzerine toplanmalıdır. İlk eleştirimiz Türkiye’deki liberal tezler üzerine… Türk usulü laissez faire temalı proje, hem entelektüel birikim anlamında hem de kitlelere ulaşma bakımından tahmin edileceği üzere yumuşak bir karna sahiptir. Eklemeden geçmeyelim, bilinçaltında ‘liberal’ sözcüğü sıradan bir konformizmi çağrıştırmaktadır. Elbette böyle olumsuz bir imajın ortaya çıkışında pür liberallerimizin payı var. Her şeyden önce bir zihniyet olarak liberal düşüncenin bu topraklarda yer ediniş şekli birbirinden kopuk halkalara sahiptir. Siyasal ve ekonomik anlamıyla liberalizm bağımsız ve özgür bir projeyi canlandırmaktan ziyade devletin ve bürokratik yapıların gölgesi altında bir rol biçmiştir kendisine. Her konuda uyumlu davranan, birey olmaya dair basit algılar sunan ve özgürlük tariflerini tarihsel ve toplumsal gerçekliklerden ayrıştıran bir düşünce sistemi tam da ideolojilerin kendini gizlemeye yatkın, yanlış bilinç üreten doğasına uygun düşmektedir. Liberalizmin bizdeki iyimserliği, manifestolarla yola çıkan siyasî bir hareketin daha baştan kendini ölü doğmaya mahkûm eden yazgısını andırıyor. Oysa, Batı’daki burjuva düşüncesinin bıraktığı evrensel miras, –sosyalist manifestoları da buna dâhil etmeliyiz– uzun bir toplumsal mücadele ve çatışmanın ardından ortaya çıkmıştı. Batı liberalizmi, gelin, önce hukukun üstünlüğü, özgürlük, demokrasi, birey ve yüce idealler hakkında insanlığa bir manifesto vazedelim, sonra da hareketimize bir yön çizelim tarzındaki iyimserliğe hiç düşmemişti. Sınıflar arasındaki kaba güç ve sömürü sistemi, hukuk ve özgürlük ilkeleriyle daima karşılıklı bir mücadeleyi gerektirecekti. Türkiye’de liberalizm söylemi ise biraz da manifestolar üzerinden varlığını ispatlamaya çalışan bir teşebbüsü andırmaktadır. Uçları her yöne açık bu teşebbüs kesintiye uğradığı dönemlerde muhafazakâr ve devletçi söylemlerin kusursuz bir parçası olabilecek kıvamdadır. Bu sayımızda yer verilen makaleler liberalizmin eklemlenme sürecine dair somut örnekler sunmaktadır. Simten Coşar’ın yazısında açıkça görüleceği üzere liberal söylemler, hem geçmişte hem de günümüzde geleneksel-otoriter siyaset dilinden hiç de ayrıksı bir yere düşmemiştir. Hilmi Ozan Özavcı, Batı’daki liberal düşünce ile liberallerimiz arasındaki temel ayrımlara işaret etmektedir. Batı’da liberalizmin tarihi, köhne yapılarla toplumu dönüştüren ilerici sınıfların savaşına sahne olurken, Cemil Oktay’ın da altını çizdiği üzere, Türk Liberalizmi geleneksel otoriter değerlerle mücadeleye girmeyi çoğu zaman göze alamamıştır. Özlem Denli’nin LDT ile ilgili kayda değer çalışması son dönem liberal düşüncenin tıkanıklıkları hakkında önemli fikirler vermektedir. Boğaç Erozan, Ahmet Ağaoğlu portresini Cumhuriyetçi proje üzerinden okuyarak ve Ağaoğlu’ na dair tezleri gözden geçirerek yeni bir perspektif sunuyor. Son olarak, Uğur Kömeçoğlu’nun Kürt sorunu ile ilgili kaleme aldığı yazıya değinmeliyiz. Yazının ilk bölümünde sosyolojik-siyasal bir yaklaşımla bu derin yarayı her yönüyle teşhis eden, ikinci bölümünde de tarafsız bir gözle ve içtenlikli bir aydın sorumluluğunu paylaşarak meseleyi irdeleyen makaleyi yayınladığımız için kendimizi şanslı hissetmeliyiz. Ortak bir duyarlılık geliştirmek adına Kömeçoğlu’nun sesine de kulak vermeliyiz: Söyledikleri her iki taraf için de geçerli bir mesaj içeriyor: “Sîwar hatin peya çûn, êdî bes e! Artık yeter!..” “TÜRKİYE’NİN RUHUNU ARAMAK” “Uzun dönem Türk düşüncesi üzerinde yaptığı “aykırı” çalışmalarla tanınan Kurtuluş Kayalı üzerine bir portre denemesi...Makale, Stefan Zweig’ın “Kitapkurdu” öyküsüyle başlar. Zweig’ın bu ilginç öyküsü kendi yaşamının trajik bir parçasıdır aslında. Yazarlar ve yazdıkları arasında ne tür bir ilişki kurulabileceği gösterilmeye çalışılır. Entelektüeller için “yaşam tarzı” kavramı ele alınır. Ve buradan hareketle Kurtuluş Kayalı’nın tezleri etrafında Türk aydınına temel sorular yöneltilir.” SİVİL ‘DEĞER’İN PEŞİNDE “Şerif Mardin, İdris Küçükömer ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ı aynı başlık altında değerlendirmek zor görünebilir. Ancak bu düşünürlerin kendi çalışma alanları içerisinde, Türkiye'ye ilişkin siyasal, toplumsal ya da kültürel anlamda yapılaşmamış olanın kurucu değerini gözlemlemeleri bu metindeki okumanın temelini oluşturmaktadır. Yapılaşmamışlık, bir tür toplumsal, kültürel ya da siyasal boşluk gibi yüzeye çıkar. Mardin, sivil toplumun Türkiye'de ortaya çıkmayışını, Küçükömer, siyasal değil de simgesel bir egemenlik kurmuş bir bürokrasiyi ve devleti, Tanpınar'sa kamuoyunun, onun deyişiyle efkarıumumiyenin Tanzimat yıllarından başlayarak ortaya çıkamayışını bu boşlukların temel nedenleri gibi ortaya koyarlar. Ancak bu boşlukların Türkiye için yapıcı, türlü olanaklar barındıran boşluklar olduğunu da onları değerlendirirken anlayabiliriz.” ÊDÎ BES E & BES NÎNE “Kürt sorununu tartışabilmenin en büyük zorluğu yeterince zengin bir kavramsal dilimizin olmaması. Ya çok güçlü ve baskın bir mağduriyet ve ezilmişlik söylemi ya da terörizm adlandırmasıyla gelişen bir dil belirleyici oluyor. Kürt sorununun analizi çoğu zaman milliyetçi ve karşı-milliyetçi terminolojiye hapsoluyor. Ayrılma ve kaynaşmaya dayalı sembolik dile esir oluyoruz. Halbuki entelektüel dilimizi kısırlıktan kurtarmak, farklı ve alternatif kavramları dolaşıma sokmak gerekiyor. Entelektüellerin kavramlara ilişkin uzmanlıklarını Kürt sorununa uygulamakta tereddüt etmelerinin ve bu konuyu çalışmaktan imtina etmelerinin nedeni sanırım ölme ve öldürme fiillerinin meydana getirdiği insan-dışılık hali, bir başka deyişle bir soğuma hali var ve bu durum Kürt sorununun kan ve şiddet olgusuyla içi çe geçmiş olmasından kaynaklanıyor. Ancak bu vahim şiddetin sona ermesi adına artık çok daha fazla sayıda entelektüelin kendi zengin kavramsal dilini bu konuya uygulamasının son derece gerekli olduğu bir dönemeçe girmiş bulunuyoruz. Kömeçoğlu'nun makalesi bu anlamda analitik bir mesafeyi koruyarak, toplumsal hareket, kendini sınırlayabilme, kamusal alan, topluluklararası kamusal alan, sosyal katılım, yönetişim, ortam ve mesaj, çatışma yönetimi, diyalogcu kamusal alan, kimlik ve özcülük, homo ethnicus, çatışmayı aşma, çatışma sonrası toplum gibi bir çok kavramı tartışmanın içine çekerek hapsolduğumuz dilin dışına çıkmayı deniyor.” TÜRK LİBERALİZMİNİN ELEŞTİRİSİ “Bu yazıda, Türkiye’deki liberal düşünsel kurguların, güncel siyaset pratiğiyle bağıntıları kaybedilmeden, tarihsel-eleştirel bir analizi yapılmaktadır. Bu analiz yapılırken, liberal düşüncenin, genelde ve farklı coğrafi ve tarihsel bağlamlarda, yumuşak karnını oluşturagelen “kamu(sallık)” tahayyülü merkeze oturtulmaktadır. Yazıdaki temel argüman, liberal düşünceyi, bireysel haklar ve özgürlükler söyleminde serbest piyasaya mahkûm eden açığın kamuyla/kamusallıkla halleşmekte yaşadığı sıkıntılar olduğudur. Benzer şekilde, aynı kamusuzluk hâlinin besle(n)diği patriarkal düşünce yapısı da yazıda ayrıca dikkat çekilen liberal sıkıntılar arasındadır.” HİLMİ OZAN ÖZAVCI “Türk liberalleri orijinal fikirlere sahip, özgün düşünürler mi? Eğer öylelerse, onların liberalizmlerini özgün kılan ne? Eğer değillerse, Türk liberalizmi diye birşeyden söz etmemiz mümkün mü? Acaba liberalizmi kavramsallaştırırken ideolojilerin iç çeşitliliğini göz önünde bulunduruyor muyuz? Türkiye’de de liberalizmin birden fazla alt-geleneği var ise, bu alt-geleneklerin birbirleriyle olan ilişkileri nasıl? Temsilcilerinin savundukları ilkeler neler? Bu sorulara düşünce tarihi merceğinden yaklaşmak, son yüzelli yılda yazılan ve bugün Türk liberalizminin örnekleri diye değerlendirdiğimiz eserleri, sadece kendi tarihsel şartları bağlamında irdelememize değil, onların genetiklerini sorgulamamıza da imkân verecek ve Türkiye’de ideolojilerin tarihyazımının yöntemsel özelliklerine yeni yaklaşımlar kazandıracaktır. Bu makale, Le Play’den Renan ve Durkheim’a uzanan yelpazede, Türk liberalizminin düşünsel kaynaklarına inerek, Türk liberallerinin düşünsel gelişimlerine ve Türkiye’de liberalizmin tarihyazımının sorunlarına ışık tutmayı amaçlamaktadır.” ÖZLEM DENLİ “Türkiye’de 2000’lerden itibaren geniş anlamıyla liberal olarak adlandırabileceğimiz bir konsensüsün doğuşuna tanık oluyoruz. Bu eğilim, siyasal eleştiri ve alternatif toplumsal ilişkilerin inşâsı taleplerine kadar uzanan bir yelpazede liberal dilin yaygın ve şekillendirici gücü olarak ifade buluyor. Söz konusu konsensüsün şekillenmesinde etkin faktörlerden birisi de tarihimizde ilk defa müstakil bir liberal teorik ve siyasî programın taşıyıcısı olma iddiasındaki Liberal Düşünce Topluluğu’dur. Bu makale Liberal Düşünce Topluluğu tarafından ortaya konan kavramsal ve güncel-siyasal çerçeveyi ‘siyaset’ ve ‘siyasal alan’ kavramları ekseninde incelemekte; son yıllarda kararlı bir ittifak arayışı şeklinde formüle etmeye giriştikleri liberal-muhafazakâr yakınlaşmasının dinamiklerini eleştirel biçimde ele almaktadır. ” BOĞAÇ EROZAN “Bu yazıda Ahmet Ağaoğlu’nun Akın gazetesinde 5 Haziran 1933 tarihinde yayımlanan “Nizamlı Hürriyet” yazısından yola çıkılarak, Ağaoğlu hakkındaki hakim liberal algının isabeti gözden geçirilmektedir. Yazı, Ağaoğlu’nun özgürlük-düzen, birey-vatandaş, bireysel haklar-toplumsal ödevler gibi meselelerdeki yaklaşımının liberal gelenekten ziyade, cumhuriyetçi geleneğe eklemlendiğini savunmaktadır. Cumhuriyetçi geleneğin Fransız kanadının (özellikle Montesquieu, Durkheim, Duguit) etkileri, Ağaoğlu metinlerinde takip edilip örneklendirilerek bu tez temellendirilmektedir.” AHMET AĞAOĞLU “Bu yazıda Ahmet Ağaoğlu, Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep Peker’in Ülkü dergisinde çıkmış olan “Disiplinli Hürriyet” yazısına yorumlar yapar. Hürriyetin mutlak olarak anlaşılamayacağını, kanunlar çerçevesinde hürriyet olarak anlaşılması gerektiğini; bu şekilde bir anlayışın ise ancak özgür bir muhitte ve özgürlüğe alışmış insanların yaşadığı bir cemiyette gelişebileceğini söyler. ” CEMİL OKTAY “Bu makalede, toplumların ve siyasi düzenlerin modernleşme sürecini geçirirken, bunu geniş ölçüde liberalizmden kaynaklanan tartışmalar çerçevesinde yaşadığı anlatılmaya çalışılıyor. Türkiye'nin deneyimi de temelde bu tespiti doğrulayıcı yöndedir. Liberal bir toplum, en geniş anlamda geleneklerin dayattığı katı kalıpların dışına çıkan, bunu birey merkezli bir anlayışla yapan bir toplum olarak tanımlanabilir.” OĞUZ ADANIR “Sonuç olarak bugün de tanık olunduğu gibi hiçbir parti ve politikalarının Resmî İdeolojiden daha demokrat, daha insancıl, daha çağdaş ve modern olması söz konusu değildir! Bunun çözümü Resmî İdeolojiyi değiştirmek yerine kendini değiştirmeyi becerebilmekten geçmektedir. Bir başka deyişle yalnızca belli kesimleri hedefleyen politikalar üretmek yerine bütünü kapsayabilecek düzeyde politikalar üretebilmek yani radikal bir perspektif değişikliğine gidebilmekten geçmektedir!
|





Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır, ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur… İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.





