logo Afişler

Sayı 64: Toplumsal Cinsiyet -II


KADIN İSİMLERİNİN KISALTILIŞININ TRAJEDİSİ ÜZERİNE

64Toplumsal cinsiyet sorununun modern insanın bakış açısından karanlık ve bilinmeyen bir bölgede yara açtığı söylenebilir. Düşünce tarihinin aydınlanmaya yönelik buyurgan söylemi bu yarayı gizleme eğilimindedir. Zira, bilginin hiyerarşik yapısı bölünmeyi, ayrılığı ve çift olmayı en başından itibaren kabul etmemiştir. Bu niteliğiyle bilginin doğası varlık nedenini tek bir epistemolojiye dayandırır. Oysa iktidarın tepesinde kalındığı ölçüde arzunun ucu bucağı olmayan talepleri her türlü tahakküme direnç gösterecektir. Cinsiyet meselesinde eşitlik talebiyle yola koyulan radikal gruplar bu muammayı bilim ve felsefenin keskin yöntemiyle değil, daha çok ‘tepki’ye dayalı başkaldırıyla bir sorun haline getirebilmişlerdir. Kulakların pek de duymak istemediği itiraflar, fısıltılar toplumun hafızasında her zaman bir sapma olarak nitelendirildi.

Bu yüzden olsa gerek toplumsal cinsiyet tartışılmaya başlamadan çok önce, bilhassa feminist edebiyat kitleler üzerinde kuvvetli bir biçimde sesini yükseltebilmiştir. Feminizm hareketi kendine özgü isyan diliyle sıra dışı bir tepkinin öncüsü olmayı başarmıştır. Kadınların benlik duvarlarında yankılanan belki de hiç bilinemeyecek ıstıraplar tarihinin, klasik bilgi üstatlarının dünyaya ilişkin rahat ve nesnel tasavvurlarında herhangi bir karşılığı olamazdı. Kadına özgü güçlü bir gururla beslenen bu duyarlılık, bilginin emreden ses tonu karşısında boyun eğmiyordu.Geleneksel ahlâk anlayışı şimdiye kadar cinsiyet uçurumunu dondurarak anlamayı denemiştir. Bu kavrayış çerçevesinde cinsiyet bir kimlik sorununa dönüştüğü vakit bütün yasalar pekâlâ çiğnenebilirdi: Öyle de olmuştur. Dışlananların, sürülenlerin ve mahkûm edilenlerin varoluşsal kimlikleriyle bir gettonun sınırlarının ötesine geçememesi gibi... Ya da ilkellere özgü tutumla cinsel tercihler karşısında kalabalıkların kapıldığı dehşet ve korku gibi…Kadın ve erkekler yasalar karşısında eşit sayılabilirdi fakat bu eşitlik ilkesi gündelik yaşamın akışına tercüme edildiğinde her defasında biyolojik olarak güçlünün güçsüzü acımasızca ezdiği, ona sinsice tuzaklar kurduğu bir cenderenin içinde buluyorduk kendimizi.

“Toplumsal cinsiyet” meselesi bizim için ne ifade ediyor? Türkiye’de okuyan yazan çevreler –eğer bu bir imaj konusu değilse– meseleyi ya küçümsemiş ya da pek önemsemeyerek küçük siyasal ütopyalarına dâhil etmemişlerdir. Bu yüzden hemcinslerle karşı cinslerin ilişkisinin ciddi bir tahlili uzun süreden beri bu sahada çalışma yürüten bir avuç kimsenin elinde kalmıştır. Az tanınır bir çevrede sürdürülen çalışmaların, bu konuda mücadele veren dergi ve gazetelerin, sesini duyurmak isteyen çeşitli platformların geniş bir mecrada yankı bulduklarını elbette söyleyemeyiz. Bu tür karşı çıkışların “marjinal” bir kategoriye sürüklenmesi de bu sebepledir. Kadın çalışmalarının her geçen gün artışı, hattâ Osmanlı döneminden itibaren kadın haklarıyla ilgili bir dizi gelişmenin olumlu seyri pek de ümitvar olmamızı gerektirmiyor. Çünkü, özgürlüğü salt bir nicelik düzeyiyle ve “katılım” oranıyla tarif edebilmemiz zor. Her halükârda bireysellik ve aykırı kimlikler karşısında tedirgin olan bir toplumda cinsiyet meselesi ayırımcılık ve eşitsizliğiyle yalnızca alt kesimlere özgü bir vaka olmayıp, en üst derecede siyasi, akademik ve entelektüel tabakalara nüfuz etmiştir. Örneğin, siyasetin kullandığı tehlikeli dile âşina sayılırız. Ne zaman kadın sorunu gündeme geldiyse ahlâkçı bir ton kadınları gökyüzüne yükseltir. Bu yüceltme söylemi esasen bilinçaltında saklı tutulan şiddetin günah çıkarışı ve bir tür af dileyişidir. Bacıyân-ı rûm edebiyatının kökleri bu ülkede her sabah mahkûm elbisesini giymek zorunda kalan kadınlar için bir anlam ifade edebilir mi?

Her gün hiç bilinmedik faciaların tanıklarıyız ve aynı felâket ikliminde yaşayan bir toplumun üyeleriyiz. Çeşitli sebepler altında bedenen güçsüz olanlara diş geçirilmesi, hattâ deyim o ki zayıfların “boğazlanması” geniş bir güruhun içinde yer aldığı psikolojiyi gösterir. “Kendine ait bir oda”sı olmayanların kaç köşe, kaç bucak şiddet gördüğünü maalesef hiç bilemeyeceğiz. Gazete sayfalarından ve ekranlardan durmaksızın akan haberler, mesela: “Yaralandı, öldürüldü, tecavüz edildi” vb. Bilinmeyen isimlerin yalnızca baş harflerini okumakla yetiniyoruz: A. E. M. S. Y., vb. Bir trajedinin içinden süzülüp gelen kimliksiz harfler etrafa derin bir sessizlik yayıyor, bir toplumun mutlak âcziyetini gösteriyor.      

İki cilt halinde hazırlan bu sayı, daha önce yapılmış çalışmaları yeni yazılarla destekliyor, en önemlisi mesele üzerinde bizi düşünmeye çağırırken toplumun ortak vicdanına hitap etmek istiyor.

TOPLUMSAL CİNSİYET
ÖZGÜR TABUROĞLU

Queer Kuramı: Yapılaşmamış Kimlikler, Keyfî Cinsiyetler

SİMTEN COŞAR & İNCİ ÖZKAN-KERESTECİOĞLU
Feminizmin Neoliberalizmle İmtihanı

ELİFHAN KÖSE
Cinsiyet/Toplumsal Cinsiyet İkiciliği Üzerine Eleştirel Yaklaşımlar
ya da Doğa “Doğal mıdır?”

MURAT BOROVALI & ÖMER TURAN
Haklar ve Özgürlükler Perspektifinden Başörtüsü:
Bir Demokrasi Sorunu

H. YAPRAK CİVELEK
Kırmızı Kuşağın Kuramsallığı:
Ataerkil Söylem ve Anadolu Kırsalı’nda Kadın

ÖZGÜR ÇALIŞKAN
Ötekileştirilen Kimliklerin Melezleşmesi:
Hebûn LGBT Grubunun Fanzinleri Üzerine Bir Çözümleme

TARİH
YAHYA ARAZ
Erken Modern Osmanlı Toplumunda Evden Ayrı Düşmek: Gidenler
ve Arkada Kalanlar Üzerine Bir Değerlendirme

ELİF E. AKŞİT-VURAL
Annelik, Feminizm, Tarih

SİNEMA
HÜLYA HAMARAT & DİLEK TAKIMCI
Türk Sinemasında Çalışan Kadın Temsili

AHMET OKTAN & YAVUZ KÜÇÜKALKAN
Kadının Şeytanî Kimyası:
“Üçüncü Sayfa” ve “Kıskanmak” Filmlerinde Kadın Tipolojileri