• Deprem ve Felsefe

Deprem ve Felsefe

  • 220,00 TL
  • 154,00 TL


  • Stok Durumu: Stokta var
  • 24 Saatte Kargoda

Francis Bacon “Doğa’ya ancak onun müsaade edebildiği ölçüde hükmedebiliriz.” (Naturae enim non imperatur nisi parendo) sözüyle insanın doğa ile kurduğu ilişkide temel bir hakikati dile getirmiş olur.

Deprem her şeyden önce doğal bir felakettir. Önceden tam olarak tahmin edilmesi mümkün değildir ama yol açabileceği yıkımlara hazırlıklı olmak, tedbirler almak ihtimal dâhilindedir. Bu tedbirler akılcılık, gözlem ve tecrübe sayesinde olabilecek şeylerdir.

Kant’ın 1756’da haftalık bir dergide “Deprem Üzerine Düşünceler” başlıklı üç makalesi yayımlanır. Buradaki yazılarında Kant özetle ‘insan aklı’ ile ‘ilâhi akıl’ arasındaki sınırı vurgulamış olur. Doğal afetler insanları cezalandırmak için olmaz. Tanrının tasarımında böyle bir şey yoktur. İnsanın başına gelen doğal afetleri Tanrının bir “ilâhi ceza”sı olarak telakki etmesi kendini Tanrı yerine koyma, onun niyetlerini bilme iddiasıdır. Sonuçta büyük bir kibirdir bu.

Mehmet Aydın felsefe ve edebiyattan birçok farklı örneği bir araya getirerek deprem konusu üzerinde yeniden düşünmeye davet eder bizleri. 

Bu kazalarda tanrıları sorumlu tutmayalım. Gökyüzünde ve yeryüzündeki ani değişimlerin nedeni onların öfkesi değildir. Bu fenomenlerin kendilerine özgü nedenleri vardır. İçinde bulunduğumuz çıkmazın nedeni bilgisizliğimizdir. Korkmak yerine nedenleri aramak daha iyi değil mi! O halde yeryüzünü sallayan o dipten gelen gücü anlamaya çalışalım.” 

Seneca


  • Yazar: Mehmet Aydın
  • Kitabın Başlığı: Deprem ve Felsefe
  • Yayına Hazırlayan: Taşkın Takış
  • Kapak Tasarımı: Mr. Z & Z
  • Dizi Bilgisi: Doğu Batı Yayınları - 479; Felsefe Dizisi - 131
  • Basım Bilgileri: 1. Basım: Mart 2026
  • Sayfa Sayısı: 94
  • ISBN: 978-625-6194-53-3
  • Boyutları: 13,5 x 21

Önsöz


I. Felsefi Deprem Efsanesi?

II. Phusis ve Doğanın Gizemi

III. Kısa Bir Deprem Tarihçesi

IV. Deprem ve Coğrafya

VI. Deprem ve Edebiyat

VII. Depremleri Beklerken


Kaynakça

Dizin

Önsöz

 

 

Son büyük deprem olan 1999 depremi hafızalardan henüz silinmemişken İstanbul merkezli büyük bir deprem beklentisinin olduğu bir zamanda Türkiye’yi büyük bir şokla sarsan 6 Şubat 2023 depremleri güney illeri ve çevresini vurdu. Yaşanan bu büyük trajedi, bir önceki büyük depremden hiç ders çıkarılmadığı gerçeğini gösterdi. Halbuki dünyadaki deprem tecrübeleri, Japonya’daki gibi bir imkânsızlık sorunu olmadığını gösteriyor. Türkiye’de yaşanan en son deprem trajedisi, depreme hazırlıksız yakalanmanın ciddi bir devlet stratejisi eksik­liğinden kaynaklandığı yolundaki kuşkuları pekiştirdi. Bu vesileyle bir kez daha tanık olduk ki, ülkede bilinen şehirciliğin kuralları değişmemiştir. Kentsel büyüme acımasız bir rantsal talan eşliğinde devam etmektedir. 6 Şubat sabahından itibaren sosyal medyada, Hiroşima ve Nagazaki’den aşina olduğumuz ve en son Gazze’de sürmekte olan İsrail devletinin Filistin halkına karşı uyguladığı 21. yüzyılın ilk soykırım girişiminden sonra ortaya çıkan yıkım manzaralarını çağrıştıran devasa çöküntü yığını görüntülerini izledik. Yıllar boyu büyük siyasi sorunların, katliamların, acımasız şiddetin, savaşların eksik olmadığı bir coğrafyada hayatta kalanların enkaz altında kalan ölüler ve çöküntülerle birbirine karışmış görüntüleri zihnimizi işgal etti. Doğanın görünmez yasaları ise insanların çizdiği sınırları, kültür/doğa ayrımı üzerine kurulmuş uygarlığı tanımıyor, hiç beklenilmeyen yerlerde depreme yol açabiliyor. 6 Şubat depremlerinden sağ kurtulan birçok kişi, o dondurucu soğuğun sabahında yakınlarını kurtarabilmek için zamana karşı yarışırcasına onları aradılar. Ve depremzedelerin çaresizliğini hisseden sayısız gönüllü insan, uluslararası yardım kuruluşları sınır ve ideoloji tanımadan o zor koşullarda imkânsızı başarmak istercesine yardıma koştular. Bu görüntüler, dünyamızı adeta bir ağ gibi sarmış şiddet ve savaş gerçeği karşısında ‘insanlık hepten ölmedi galiba’ dedirten türdendi. Her ne kadar deprem uzmanları depremlerin tarihini bize söyleyemiyor olsalar bile depreme riskli bölgeler önceden tahmin edilmişti. O halde yapılacak şey deprem riskine önceden hazırlıklı olmaktır. Depremden sonra insanlar yaşadıkları felaketi açıklama, ona bir anlam verme ihtiyacını hissederler, tıpkı “cezalandırma” veya “tanrıların duyduğu öfke” gibi... Doğal afetler karşısında bilimsel söyleme şüpheyle yaklaşanlar arasında verdiği rahatlatıcı psikolojik etkiden olsa gerek gizemli açıklamalara rağbet etme eğiliminde olanlar her zaman vardır. Dünya üzerindeki etkisi olduğuna inanılan astrolojik inançlar, bazı hayvanların depremden önce “anormal davranışlar sergilemeleri”, henüz yeterince doğrulanmamış bulguların abartılması, komplo teorileri gibi hislere hitap eden arkaik simgeler ve düşünceler silsilesi hep var olmuştur.

Bütün bunlar sadece günümüz Türkiyesi’nde yapılan bir tartışma değil. Aşağıda göreceğimiz gibi 18. yüzyılın ikinci yarısında, 1755 Lizbon Depreminden sonra düşünürler konuyu tartışmışlardır. Tanrı eğer iyi bir Tanrı idiyse nasıl oluyor da deprem gibi bir felaketi engellememiştir? İşte Voltaire’in Candide’de açtığı tartışma budur. Buna Rousseau katılacak, tartışma daha da derinleşecektir. Bu çetrefilli konu “Tanrının iyiliği veya kötülüğü” üzerinden felsefe, metafizik ve ilahiyat çerçevesinde devam eden bir tartışmaya dönüşecektir. Rousseau’nun bilhassa dikkat çektiği gibi depremin yol açtığı yıkım, yapılan binaların dayanıksızlığından, insanların öngörüsüz ve sorumsuz davranmalarından kaynaklanıyordu. Yaşadığımız deprem, bir lahzada ortaya çıkan yıkıcı potansiyel gücüyle Doğa’nın varsayılan “gizemleri” konusunda antik felsefe tartışmalarını da güncel kılmaktadır. Kadim Yunan filozoflarından Herakleitos’un meşhur aforizmalarından biri: “Doğa kendini gizlemeyi sever” sözüdür (phusis kruptesthai philei). Bizi yeniden üzerinde düşünmeye davet eden bir deyişle karşı karşıyayız. İçinde yaşadığımız ve onu kontrol edebilmek için çırpınıp durduğumuz ve hiçbir zaman mutlak anlamda kontrol altına alamayacağımız Doğa’ya filozoflar acaba ne anlam vermişlerdir? Bu zor sorunun cevabını Pierre Hadot’nun İsis’in Örtüsü başlıklı eserinde açtığı tartışmada arayacağız. Bu tartışmada “profesyonel”, “amatör”, ne düzeyde olursa olsun felsefe meraklılarının söyleyebileceği bir şeyler olmalıdır. Bu anlamda ucu açık bir tartışma. “Her an bir deprem olabilir!” denilen Türkiye coğrafyasında yaşamsal sorun olması gerçeği tartışmayı daha da canlı bir hale getirebilir. Konunun felsefedeki izlerini Voltaire ve Rousseau’nun 1755 Lizbon vesilesi ile yaptığı meşhur münakaşadan başlayıp metinlerarası bir çizgide ilerleyeceğiz. Felsefe alanında başlı başına deprem konusunu ele alan bir esere rastlamadığımdan el yordamı ile gitmek gibi bir durumda olduğumun bilincindeyim. “Bir deprem felsefesi” başlığıyla tasarladığım araştırmama farklı konular altında devam ettim. Tartışması bol olsun.

 

                                                              Mehmet Aydın

                                                              Paris, Şubat 2026

Mehmet Aydın

1961 Ağustos’ta Trabzon’da doğdu. Yükseköğrenimini Paris’te Nanterre, Sorbonne ve Paris VIII üniversitelerinde tamamladı. Saint Augustin et Léon Tolstoï: Confesser en phi­lo­sophant? (Saint Augustinus ve Lev Tolstoy: Felsefe Yaparak İtiraf Etmek?) başlıklı doktora çalışmasını tamamladı. Tezi yayımlandı. Edebiyat, tarih, felsefe ve Türkiye ile ilgili konularda Ici et ailleurs sitesinde ve dergilerde Fransızca makaleler yazıyor. Gnostikler konusunda yayına hazır bir kitabı var. Halen Paris’te bir lisede başarısız öğrencilere ders vermektedir. Doğu Batı Yayınları’ndan çıkan diğer eserleri; Kayıp Zamanın İzinde: Ahmet Hamdi Tanpınar (2010), Günah ve İtiraf (2016), Moby Dick, Yerküre ve Denizküre Arasında (2022).