Francis Bacon “Doğa’ya ancak onun müsaade edebildiği ölçüde hükmedebiliriz.” (Naturae enim non imperatur nisi parendo) sözüyle insanın doğa ile kurduğu ilişkide temel bir hakikati dile getirmiş olur.
Deprem her şeyden önce doğal bir felakettir. Önceden tam olarak tahmin edilmesi mümkün değildir ama yol açabileceği yıkımlara hazırlıklı olmak, tedbirler almak ihtimal dâhilindedir. Bu tedbirler akılcılık, gözlem ve tecrübe sayesinde olabilecek şeylerdir.
Kant’ın 1756’da haftalık bir dergide “Deprem Üzerine Düşünceler” başlıklı üç makalesi yayımlanır. Buradaki yazılarında Kant özetle ‘insan aklı’ ile ‘ilâhi akıl’ arasındaki sınırı vurgulamış olur. Doğal afetler insanları cezalandırmak için olmaz. Tanrının tasarımında böyle bir şey yoktur. İnsanın başına gelen doğal afetleri Tanrının bir “ilâhi ceza”sı olarak telakki etmesi kendini Tanrı yerine koyma, onun niyetlerini bilme iddiasıdır. Sonuçta büyük bir kibirdir bu.
Mehmet Aydın felsefe ve edebiyattan birçok farklı örneği bir araya getirerek deprem konusu üzerinde yeniden düşünmeye davet eder bizleri.
“Bu kazalarda tanrıları sorumlu
tutmayalım. Gökyüzünde ve yeryüzündeki ani değişimlerin nedeni onların öfkesi
değildir. Bu fenomenlerin kendilerine özgü nedenleri vardır. İçinde
bulunduğumuz çıkmazın nedeni bilgisizliğimizdir. Korkmak yerine nedenleri
aramak daha iyi değil mi! O halde yeryüzünü sallayan o dipten gelen gücü
anlamaya çalışalım.”
Seneca
- Yazar: Mehmet Aydın
- Kitabın Başlığı: Deprem ve Felsefe
- Yayına Hazırlayan: Taşkın Takış
- Kapak Tasarımı: Mr. Z & Z
- Dizi Bilgisi: Doğu Batı Yayınları - 479; Felsefe Dizisi - 131
- Basım Bilgileri: 1. Basım: Mart 2026
- Sayfa Sayısı: 94
- ISBN: 978-625-6194-53-3
- Boyutları: 13,5 x 21
Önsöz
I. Felsefi Deprem Efsanesi?
II. Phusis ve Doğanın Gizemi
III. Kısa Bir
Deprem Tarihçesi
IV. Deprem ve
Coğrafya
VI. Deprem ve
Edebiyat
VII. Depremleri
Beklerken
Kaynakça
Dizin
Önsöz
Son büyük deprem olan 1999
depremi hafızalardan henüz silinmemişken İstanbul merkezli büyük bir deprem
beklentisinin olduğu bir zamanda Türkiye’yi büyük bir şokla sarsan 6 Şubat 2023
depremleri güney illeri ve çevresini vurdu. Yaşanan bu büyük trajedi, bir
önceki büyük depremden hiç ders çıkarılmadığı gerçeğini gösterdi. Halbuki
dünyadaki deprem tecrübeleri, Japonya’daki gibi bir imkânsızlık sorunu
olmadığını gösteriyor. Türkiye’de yaşanan en son deprem trajedisi, depreme
hazırlıksız yakalanmanın ciddi bir devlet stratejisi eksikliğinden
kaynaklandığı yolundaki kuşkuları pekiştirdi. Bu vesileyle bir kez daha tanık
olduk ki, ülkede bilinen şehirciliğin kuralları değişmemiştir. Kentsel büyüme
acımasız bir rantsal talan eşliğinde devam etmektedir. 6 Şubat sabahından
itibaren sosyal medyada, Hiroşima ve Nagazaki’den aşina olduğumuz ve en son Gazze’de sürmekte
olan İsrail devletinin Filistin halkına karşı uyguladığı 21. yüzyılın ilk
soykırım girişiminden sonra ortaya çıkan yıkım manzaralarını çağrıştıran devasa
çöküntü yığını görüntülerini izledik. Yıllar boyu büyük siyasi sorunların,
katliamların, acımasız şiddetin, savaşların eksik olmadığı bir coğrafyada
hayatta kalanların enkaz altında kalan ölüler ve çöküntülerle birbirine
karışmış görüntüleri zihnimizi işgal etti. Doğanın görünmez yasaları ise
insanların çizdiği sınırları, kültür/doğa ayrımı üzerine kurulmuş uygarlığı
tanımıyor, hiç beklenilmeyen yerlerde depreme yol açabiliyor. 6 Şubat
depremlerinden sağ kurtulan birçok kişi, o dondurucu soğuğun sabahında
yakınlarını kurtarabilmek için zamana karşı yarışırcasına onları aradılar. Ve
depremzedelerin çaresizliğini hisseden sayısız gönüllü insan, uluslararası
yardım kuruluşları sınır ve ideoloji tanımadan o zor koşullarda imkânsızı
başarmak istercesine yardıma koştular. Bu görüntüler, dünyamızı adeta bir ağ
gibi sarmış şiddet ve savaş gerçeği karşısında ‘insanlık hepten ölmedi
galiba’ dedirten türdendi. Her ne kadar deprem uzmanları depremlerin tarihini
bize söyleyemiyor olsalar bile depreme riskli bölgeler önceden tahmin
edilmişti. O halde yapılacak şey deprem riskine önceden hazırlıklı olmaktır.
Depremden sonra insanlar yaşadıkları felaketi açıklama, ona bir anlam verme
ihtiyacını hissederler, tıpkı “cezalandırma” veya “tanrıların duyduğu öfke”
gibi... Doğal afetler karşısında bilimsel söyleme şüpheyle yaklaşanlar arasında
verdiği rahatlatıcı psikolojik etkiden olsa gerek gizemli açıklamalara rağbet
etme eğiliminde olanlar her zaman vardır. Dünya üzerindeki etkisi olduğuna
inanılan astrolojik inançlar, bazı hayvanların depremden önce “anormal
davranışlar sergilemeleri”, henüz yeterince doğrulanmamış bulguların
abartılması, komplo teorileri gibi hislere hitap eden arkaik simgeler ve
düşünceler silsilesi hep var olmuştur.
Bütün bunlar sadece günümüz
Türkiyesi’nde yapılan bir tartışma değil. Aşağıda göreceğimiz gibi 18. yüzyılın
ikinci yarısında, 1755 Lizbon Depreminden sonra düşünürler konuyu
tartışmışlardır. Tanrı eğer iyi bir Tanrı idiyse nasıl oluyor da deprem gibi
bir felaketi engellememiştir? İşte Voltaire’in Candide’de açtığı tartışma budur. Buna Rousseau katılacak, tartışma daha da derinleşecektir. Bu
çetrefilli konu “Tanrının iyiliği veya kötülüğü” üzerinden felsefe,
metafizik ve ilahiyat çerçevesinde devam eden bir tartışmaya dönüşecektir. Rousseau’nun bilhassa dikkat çektiği gibi depremin yol
açtığı yıkım, yapılan binaların dayanıksızlığından, insanların öngörüsüz ve
sorumsuz davranmalarından kaynaklanıyordu. Yaşadığımız deprem, bir lahzada
ortaya çıkan yıkıcı potansiyel gücüyle Doğa’nın varsayılan “gizemleri” konusunda antik felsefe
tartışmalarını da güncel kılmaktadır. Kadim Yunan filozoflarından Herakleitos’un meşhur aforizmalarından biri: “Doğa kendini gizlemeyi sever” sözüdür (phusis kruptesthai philei). Bizi yeniden üzerinde
düşünmeye davet eden bir deyişle karşı karşıyayız. İçinde yaşadığımız ve onu
kontrol edebilmek için çırpınıp durduğumuz ve hiçbir zaman mutlak anlamda
kontrol altına alamayacağımız Doğa’ya filozoflar acaba ne anlam vermişlerdir? Bu zor
sorunun cevabını Pierre Hadot’nun İsis’in Örtüsü başlıklı eserinde açtığı tartışmada
arayacağız. Bu tartışmada “profesyonel”, “amatör”, ne düzeyde olursa olsun
felsefe meraklılarının söyleyebileceği bir şeyler olmalıdır. Bu anlamda ucu
açık bir tartışma. “Her an bir deprem olabilir!” denilen Türkiye coğrafyasında
yaşamsal sorun olması gerçeği tartışmayı daha da canlı bir hale getirebilir.
Konunun felsefedeki izlerini Voltaire ve Rousseau’nun 1755 Lizbon vesilesi ile yaptığı meşhur
münakaşadan başlayıp metinlerarası bir çizgide ilerleyeceğiz. Felsefe alanında
başlı başına deprem konusunu ele alan bir esere rastlamadığımdan el yordamı ile
gitmek gibi bir durumda olduğumun bilincindeyim. “Bir deprem felsefesi”
başlığıyla tasarladığım araştırmama farklı konular altında devam ettim.
Tartışması bol olsun.
Mehmet Aydın
Paris, Şubat 2026
Mehmet Aydın
1961 Ağustos’ta Trabzon’da doğdu. Yükseköğrenimini Paris’te Nanterre, Sorbonne ve Paris VIII
üniversitelerinde tamamladı. Saint Augustin et Léon Tolstoï: Confesser en
philosophant? (Saint Augustinus ve Lev Tolstoy: Felsefe Yaparak İtiraf Etmek?) başlıklı doktora çalışmasını tamamladı. Tezi yayımlandı. Edebiyat, tarih, felsefe ve Türkiye
ile ilgili konularda Ici et ailleurs sitesinde ve dergilerde Fransızca makaleler yazıyor. Gnostikler konusunda yayına hazır bir kitabı var. Halen Paris’te bir lisede başarısız öğrencilere ders vermektedir. Doğu Batı Yayınları’ndan çıkan diğer eserleri; Kayıp Zamanın İzinde: Ahmet Hamdi Tanpınar (2010), Günah ve İtiraf (2016), Moby Dick, Yerküre ve Denizküre Arasında (2022).



