• Doğu Batı Sayı 13: Hukuk ve Adalet Üstüne

Doğu Batı Sayı 13: Hukuk ve Adalet Üstüne

  • 45,00 TL
  • 33,75 TL


  • Stok Durumu: Stokta var
  • 24 Saatte Kargoda


Etiketler: dergiler

Doğan Özlem
Hukuk Devletini Sosyal Devlet İçinde Düşünmek

Mithat Sancar
Şiddet, Şiddet Tekeli ve Demokratik Hukuk Devleti

Mustafa Erdoğan
“Hikmet-i Hükümet”ten Hukuk Devletine Yol Var mı?

Ahmet İnsel
Kimlikler ve Devletin Hukuku

Zühtü Arslan
Devletin Hukuku, Hukuk Devleti ve Özgürlük Sarkacı

Ömer Çaha
İdeoloji İle Hukuk Arasında Devlet

Kadir Cangızbay
Bir Kavram Olarak ‘İnsan Hakkı’

E. Fuat Keyman
Devlet Bekası-Hukukun Üstünlüğü Karşıtlığı: Türkiye’de Devlet Sorunu ve
Demokratikleşme Olasılığı

Etyen Mahçupyan
Hukukun Üstünlüğü ve Entelektüel

Halil İnalcık
Türk Tarihinde Türe ve Yasa Geleneği

Elif Çırakman
Levinas’ta Öteki ve Adalet: Eleştirel Bir Not

Ahmet Ulvi Türkbağ
Postmodernite ve Hukuk İdealleri: Adalet, Hukuk Devleti

Hayriye Erbaş
Küreselleşme ve Ulus-Devletin ‘Aşınımı’ Sürecinde Toplumsal Eşitlik/Adalet

Hayrettin Ökçesiz
Hukuk ve Adalet Üstüne Duygular

Mehmet Küçük
Gerilik Bilincinin Doğuşu Olarak Osmanlı-Türk Modernleştirilmesi

“…DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ”

 

Herhangi bir suçun cezası on dört kamçı mıdır, yoksa bir eksiği ile on üç kamçı mı? Yahut, bu suç beş thaler’lik bir tazminatı mı gerektirir, yoksa dört thaler yir­mi üç groschen’lik bir tazminatı mı? Yahut ona bir yıllık hapis cezası mı veril­me­lidir, yoksa üç yüz altmış dört günlük veya bir yıl ve iki ya da üç günlük bir ha­pis ce­zası mı? Bunu ne akılla, ne de kavramın gösterdiği herhangi bir kesin şartla be­lirlemeye imkân vardır. Oysa, bir kamçı, bir thaler, bir groschen, bir haftalık veya bir günlük hapis, daha fazla ya da daha az oldu mu, bu bir adaletsizlik de­mektir.

G. W. F. Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri

 

Sıklıkla karşılaşılan bir durumdur, hukuk sorunu gündeme geldiğinde ken­dimizi sıcak bir söylevin akışına bırakırız. Pek yabancısı olmadığımız, kendinde başlayıp ve yine kendinde biten bir hitabetin dinleyiciler üze­rindeki etkileyiciliği fazladır da. Zaman eskir, koşullar değişir oysa adalet bileylen­mesine ihtiyaç duyulmayan –üzerinde düşünülmeyecek kadar– güvendiğimiz keskin bir kılıçtır. Kör ahlakî prensiple hareket eden sözde yasal bir kılıcın, insanların başları üzerinde ne denli adaletle savrulabile­ceği, kıvraklıkla gezi­nebileceği bu arada meçhul kalır.

        “Hukukun üstünlüğü”nü dile getiren birisinden, konuşmasının sonra­sında, yükselerek elimizden uçup gitmesini değil; sözleşme gereği ‘öte­ki’yle yatay ilişkiyi nasıl kurduğunu ve insanlar arası etiksel geri-dö­nüş­ler için nasıl bir yol açtığını beklememiz gerekecektir. Pozitif nite­likte yazılı kanunlara yurt­taşların riayeti en asgarî şarttır ve bu tâbiyet hukukun yalnızca biçimsel karakterini verir. Bunun ötesinde ilk elden sorumuz, hukuk ve adalet dilinde­ki yasaların yaşamın bizzat kendi diline nasıl çev­rileceğidir. Hukuk birçok dönemde politikadaki antagonizmayı aşma, ko­puklukları giderme, dizginle­nememiş şiddeti haklı kılma uğrun­da bir araç olarak kullanılmıştır. Tek başı­na hukuk mu demeliyiz yoksa otori­teriz­min, askerî rejimin ya da küreselleş­menin hukuku mu demeli­yiz? Tarih­sel planda köklü merkezî yapılar muhte­mel bir direnci telafi etmek için meş­ruluklarını hukukla bağdaştırma yolunu seçmişlerdir. Mo­dern devlet projesinin gizli bir başarısını iktidarı kurumları arasında orga­nize biçimde yayma ve kuvveti hukuksallaştırma tekniğini hatırlamakta fayda var.

        Türkiye’de konuya ait tartışmaların dar bir zemine hapsedilmesinin ar­ka-planında siyasal kültürün çaresizliği yatmaktadır. Hukukla ilgili tar­tış­malara göz atalım, strateji ve taktik hesaplarının aşılamadığını ve dev­letçi söylemde tıkanıp kalındığını fark edeceğiz. Bunda meslekten hukuk­çu­la­rın reel-politik olguları gözlemleyememelerinin zaafiyeti var (Bu sa­yıda formel hukuksal düzenlemelere değil siyaset bilimi-tarih felsefesi içinden gelen analizlere yer ayırdık).

        Hukuk ve Adalet Üstüne başlığıyla teorik bir çerçeveden hareketle bir bakıma Türkiye Cumhuriyeti’nin rüyalarını yorumladık. Devletin hangi hâ­let-i ruhiye içerisinde uykuya daldığını ve rüyasında ne tür canavarlar yarat­tığını anlamaya çalıştık. Sürekli tedirgin olma ve teyakkuzda bu­lun­ma hâli siyasal dengeleri alt-üst etmesinin ötesinde bizce psikanalitiğin sı­nırlarını zorlamaktadır. Bu bağlamda Cumhuriyet’in bi­linçaltına henüz ine­bilmiş değiliz. Sözgelimi, “…değiştirilmesi teklif dahi edilemez” mad­desi basit bir anayasa hükmünü aşarak hastanın çevresine beslediği semp­to­matik bir kuşkuyu, siyaseten nasıl bir kaygı taşıdığını ele vermektedir. İpuç­larını çoğalttığımızda, canavarlara karşı birlik-beraber­lik retoriği, dost-düşman ayrımı, iç ve dış tehditler, hep zedelenmiş bir aklın belir­ti­leridir. Hastanın tüm yaşamını karşıtlıklar kurup zenginleş­tirmesi gereken yerde, bencilce hantal bir manzumeye saplanıp kalması çok farklı melo­dileri es geçmesine neden olmaktadır. Devlet aklı, devlet bekası, hikmet, hikmet-i hükümet gibi anahtar kavramlardan yararlanarak hukukun gün­de­mini geniş tutmaya çalıştık. Teşhisimizi koyarken hukuk­taki aksak­lık­ları yine dar ve renksiz bir hukukta aramak yerine tarihteki hukuktan sos­yal devlet anlayışına, şiddet ve cebirden hukuk devletine, adalet ve etikten insan hakkı kavramına uzanmaya çalıştık.

        Öyleyse, bir çözüm önerisi olarak, bu küçük melodiyi devletin tek sesli manzumesine ithaf edelim.

 

 Taşkın Takış