• Kayıp Zamanın İzinde: Ahmet Hamdi Tanpınar

Kayıp Zamanın İzinde: Ahmet Hamdi Tanpınar

  • 90,00 TL
  • 63,00 TL


  • Stok Durumu: Stokta var
  • 24 Saatte Kargoda

Tanpınar’ın edebiyatımızdaki büyüsü, eskiyle yeni arasında hem yaratıcı hem yok edici gerilimi, bir rüya diliyle anlatabilmiş olmasında yatar.

Bu çalışma Tanpınar'ın, eski-yeni, gelenek, kimlik, zaman, müzik, ölüm, hayat, medeniyet, kültür gibi konulardaki düşüncelerini daha önce hiç yapılmamış genişlikte karşılaştırmalı okumalar yoluyla ele alıyor. Mehmet Aydın, Tanpınar düşüncesinin kılcal damarlarında, bir halkın dünyadaki varlığına ve ne'liğine ilişkin derin trajedilere sahip kimlik sorunlarını deşiyor.

Mehmet Aydın, hem doğudan hem batıdan sayısız düşünür ve yazarın söyledikleriyle Tanpınar düşüncesinin yol haritasını önümüze seriyor. Malraux, Heidegger, Burke, Tocqueville, Valéry, Paz, Hegel, Said, Patočka, Husserl, Unamuno, Habermas, Dostoyevski, Elias, Bergson, Proust, Weber, Comte, Sâdık Hidâyet, Beşir Fuat, Yahya Kemal, Kemal Tahir, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk'la Tanpınar'a bakmak…

“Doğu ve batı bizi aynı anda iki millet haline getirmişti.” Tanpınar, bu fikri hep taşıdı içinde. Bir birey olarak kendisinin de, içinde yaşadığı toplumun da zamana yayılan iç daralmasında bu olguyu görüyordu…

Maziye tutkuludur Tanpınar, ama belki ondan da çok geleceğe…


  • Yazar: Mehmet Aydın
  • Kitabın Başlığı: Kayıp Zamanın İzinde: Ahmet Hamdi Tanpınar
  • Yayına Hazırlayan: Taşkın Takış, Mirze Mehmet Zorbay
  • Kapak Tasarımı: Mr. Z & Z
  • Tasarım Uygulama: Aziz Tuna
  • Dizi Bilgisi: Doğu Batı Yayınları - 55; Edebiyat Dizisi - 6
  • Basım Bilgileri: 3. Basım / Eylül 2020 (1. Basım / Eylül 2010)
  • Sayfa Sayısı: 274
  • ISBN: 978-975-8717-61-3
  • Boyutları: 13,5 x 21

Önsöz Niyetine

Eski-Yeni, Edebiyat ve İdeoloji

“Avrupa İnsanlığının Krizi”, Batı Dışı Batılılaşma

Nasıl Bir Batı Okuması?

İdeoloji ve Roman

Zaman

Müzeleştirilmiş Bir Mazi?

Medeniyet Tercihi?

Batı ve Baba Figürü

Tanpınar’da Egotizm ve Sefalet

Kaynakça

Dizin

Önsöz Niyetine

 

Japon asıllı Amerikalı Hegelci filozof F. Fukuyama, 1989’da The National Interest dergisinde yayımlanan Tarihin Sonu (The End of History) başlıklı makalesinde, Rus asıllı filozof A. Kojève’in tartışılır Hegel yorumlarından da hareketle, soğuk savaşın bitmesiyle dünyada liberal demokrasinin oluşturacağı evrensel uzlaşma zamanının geldiğini ilân ediyordu: İdeolojik çatışma dönemi kapanmak üzereydi. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması bunun kanıtıydı. Artık “tarihin sonuna” gelindiğinden bahsedilebilirdi. Olması beklenen evrensel uzlaşma içinde Batı demokrasisi dünyaya bir kez daha model olacaktı. Fukuyama, hayli ilgi çeken bu makalesini kitaplaştıracak, kitap birçok dile çevrilecek, tartışmalara yol açacaktı. Fakat henüz tartışmalar sürerken, soğuk savaş sonrası “çok kutuplu” bir dünya keşfedilmeye başlanmıştı bile. Batı geniş bir koalisyon içinde Irak’ın Kuveyt’i işgaline müdahale etmeye hazırlanıyordu. Aradan geçen zaman içinde, soğuk savaş yılları en ufak nostaljiye bile yol açmadan belleklerden silinirken, dünya dinî, milliyetçi, etnik görünümlü, günümüzde ciddi araştırmacıların tam olarak açıklayabilmekten henüz uzak oldukları yeni şiddet biçimlerine tanık olmaya başlayacaktı. Önemli dönüm noktası da 2001 yılında New York’ta, Amerika’nın kendi kıtasında ilk defa saldırıya uğramış olduğu ve İkiz Kuleler’in yıkılmasıyla sonuçlanan intihar saldırılarıydı. Sonrasında ise ABD bu kez koalisyonsuz, Irak’ı işgal edip Saddam rejimini devirmiş, Afganistan’da da sonu belirsiz bir savaşa girişmişti. Günümüzde ise Irak’ın bir bütün olarak kalıp kalamayacağı belirsizliğini korumakta, Afganistan Vietnam Savaşı ve Rus İşgali’nden de daha karmaşık bir sürecin içinde çıkış ararken, Filistin sorunu da asla çözülemeyecekmiş gibi durmakta…

Amerikalı siyaset bilimcisi S. Huntington’ın ise 1993’te yayımlanıp birçok dile çevrilerek tartışmalara yol açan Uygarlıklar Çatışması (The Clash of Civilizations) kitabı da Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalenin geliştirilmiş haliydi. Huntington, Batı’nın geleceği açısından Fukuyama kadar iyimser değildi. Zira Batı gittikçe kendisine düşman uygarlıklarla çevrili bir hale gelmekteydi. Batı dışı dinî referanslı kültürler özellikle Batı ile genel bir çatışma arayabilirlerdi ve bu çatışmada da İslâm’ın özel bir yeri olabilirdi. Huntington 11 Eylül saldırılarını da bu tezine kanıt olarak göstermeyi ihmal etmemişti. Dolaylı olarak anlatmak istediği kısaca şöyle de özetlenebilir: Medeniyetler çatışsın. Huntington’a göre demokrasi kültürü de Hıristiyan dini ile çok yakından bağıntılıydı ve Batı dışı kültürlerde demokrasi kültürü kolaylıkla kök salmıyordu. Bu karamsar ihtimaller karşısında Huntington, ABD’nin geleceği için “ittifaklar siyaseti” de öneriyordu. Huntington’ın “akademik” hüviyetine dayanarak geliştirdiği “tezler”inde araştırmaya dayanan yeni verilerin izine de rastlayamazsınız. Kültürler ve uygarlıklar arası muhtemel “çatışmalardan” bahsederken, kültürler arası hep varolmuş ilişkiler konusunda klasik ve yeni, iz bırakmış isimlerin eserlerini geçiştirir. Huntington uygarlıklar tarihçisi Arnold Toynbee’den etkilendiğini belirtse bile ondan tamamen farklı sonuçlar çıkarır.

Soğuk savaşın bitmesi ve Sovyet sisteminin dağılması sonrası oluşan dünya gerçeğinde Batı’nın “evrenselliği” ve modernite konuları yeniden tartışma konusu olmuş, özellikle “postmodernizm” tartışmalarında kendisini göstermişti. Bu tartışmalar devam etmekte. Tartışmalarda Fransız filozof J.-F. Lyotard’ın 1979’da yayımladığı La condition postmoderne (Postmodern Durum) kitabı büyük ihtimal kendisinin de tahmin etmediği bir ilgi gördü, yabancı dillere çevrildi ve postmodernisme kavram olarak küreselleşti. İlginç olan, ilk kullanan kişi Arnold Toynbee olduğu halde kavram, Lyotard, Baudrillard, Derrida gibi filozoflar sayesinde ilgi çekmiş ve tanınmıştır. Küreselleşme ile gittikçe tanınan postmodernizm kavramından, kendisini “liberal”, “sağcı”, “solcu” hattâ “islâmcı” olarak tanımlayanların dışında, “arayış içinde” olan birçok kişi “faydalandı”. “Postmodernizm” düşüncesi “her şey tartışmaya açık olmalıdır” derken, dünyada kesin olan tek şeyin belirsizlik olduğu görüşüyle önceden var olan, pozitif olarak görülen değeri sorgulamaya girişti ve popüler de oldu. Tartışma alanına giren konulara baktığımızda, Batı paradigmasının bütünsel olarak (felsefi, tarihî, ahlâki, sanatsal…) tartışılmaya yatırıldığını görürüz. Tartışmalar, Batı’yı acımasız bir şekilde eleştiren ve silinmez izler bırakan Nietzsche’nin zamanında ilân ettiği Batı nihilizminin, daha sonra Alman filozof M. Heidegger’in düşüncelerinin de etkileriyle bir tür postnihilizme doğru yönelişini de gösteriyor. Her değeri tartışmaya yatıran postmodernizmin kendisi gerçekten tarafsız mı? Bu tartışmaya da ilk ciddi cevap Türk asıllı Amerikalı Çin uzmanı Arif Dirlik’ten geldi: History After the Three Worlds: Post-Eurocentric Historiographies, 2000 (Üçüncü Dünya Sonrası Tarih: Post-Avrupa Merkezli Tarihyazımı). Özellikle vurgulamak istediği şuydu: Postmodernizm meşhur tarafsızlığı içinde tartışmaya açtığı konuları kültüre indirgerken onları sosyal ve sınıfsal gerçekçiliği içinde tartışmamak gi­bi bir kolaycılığı da tercih etmişti. Bu tercih, sömürgecilik sonrası karmaşık dünyada küresel liberal kapitalizmin ­yeniden yapılanmasında arzu ettiği ahenkli, uzlaşmacı, çatışmasız bir postmodern dünya arzusunu da yansıtıyordu. Günümüzde yaşadığımız liberal kapitalizmin küresel krizi ise liberalizmin postmodern ahenkli dünya arayışına en keskin bir cevap oldu. Dünya artık geri dönülmez, son derece karmaşık bir kapitalist küreselleşme sürecinde. Bu arada, sosyal sefaletin ve çevre sorunlarının dünyanın geleceğini tehdit ettiği gerçeğinin dünyalılarda “küreselleşme bilinci”nin gelişmesinde etkili olduğunu da görüyoruz. Herkesin ortak sorunu olan çevre sorunları, hava kirliliği, varolan enerji kaynaklarının yakın bir gelecekte tükenecek olması gerçeği ve alternatif enerji kaynaklarına yönelme zorunluluğu karşısında en avantajlı olan ve bu yönde ciddi adımlar atmak isteyenler de Batı’nın büyük ülkeleri oldu. Küreselleşme kaosunda büyük bilinmezler var: Kapitalizmin küresel krizinin meşhur 1929 krizinden farklı olduğu da açık. Bu küresel krizde kapitalizm kendisini reforme edebilecek mi? Yoksa yepyeni bir kapitalizm mi oluşacak? Hindistan, Çin gibi yeni kapitalist devler Batı ile büyük bir rekabet içine girebilecekler mi? Hindistan büyük sosyal sefalet içinde de olsa, en büyük parlamenter demokrasiyi yaşatabiliyor ve geniş bir ekonomik rekabet kapasitesine sahip. Çin’de ise Komünist Partisi tarihinin en despotik bir kapitalist devrimine öncülük etmekte. Amerika İmparatorluğu gerçekte gerileme halinde mi? Batı’nın artık nükleer güç tekelini elinden kaçırdığı bir dünyada yeni güçler dengesi nedir? Batı’nın dünya hegemonyası için kurulmuş Birleşmiş Milletler’in ise Çin, Hindistan ve Rusya karşısında güçler dengesini eskisi gibi sağlayamadığı bir gerçek. Sonuç olarak, henüz sınırlarını çizemediğimiz bu tartışmada altı çizilecek husus artık dünyanın paradigma değiş­tiriyor oluşu.

Küreselleşme ve postmodernizm sözcüklerinin yaygınlaştığı yıllarda Türkiye toplumu da değişikler içindeydi. 2002’de “çevre”den gelen İslâm referanslı yeni muhafazakâr parti AKP yürütme görevini üstleniyor, ülkeyi AB’ye üye yapmayı hedeflediğini söylüyor, görüşmeleri “tam üyelik müzarekeleri takvimi”ne bağlıyor ve demokratikleşme yolunda yaptığı bazı reformlarla Türkiye’yi sanki Avrupa’ya yaklaştırdığı izlenimini veriyordu. Böylelikle, yaptığı fiilî darbelerle var olan, zaten zayıf olan demokrasiyi mütemadiyen ilga etmiş, ülkenin varlığından kendisini hep tek sorumlu olarak görmüş askerî vesayetin de artık sona yaklaştığı umudu pekişmeye başlamıştı. Otoriter Cumhuriyet modernizminin en güçlü tarihî kurumu olan darbeci ve müdaheleci TSK gerçeği göz önüne alındığında, bu önemli bir gelişmeydi. Bu beklenti, internet ve cep telefonu yoluyla toplumun en kendi halinde üyelerinin dahi katılma zorunluluğundan kendilerini alamadıkları küreselleşmenin ve onun tetiklediği demokrasi talebinin bir sonucuydu da. Bununla birlikte, son derece dünyevîleşmiş bir kültürel yeni-muhafazakâr kimliğe sahip olan AKP statükoyu zorlayarak daha ileri gideceğini iddia etse de eninde sonunda statükoya teslim olacağı yolundaki şüpheleri giderememektedir. Sonuç olarak, Türk toplumu zayıf bir demokrasi ile yetinmiyor, daha da fazlasını da talep ediyor. Türkiye’de, varolan demokratik hakları hep gözaltında tutan tarihî asker-sivil devlet bürokrasisi mevzilerini kaybetmeye başladı. Türkiye artık büyük bir yol ayırımında. Yaşanan değişimlerde, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatta elitlerin “çevre” lehine yenilenmeye başladığını görüyoruz. Anadolu’nun taşra şehirlerinde oluşmakta olan orta sınıfın ekonomide, siyasette ve kültürel iklim içinde kendi değerlerini oluşturan bir güç olduğu görülmekte. “İslâmcılık” gelecekteki dünyevî modernist açılımlarında büyük sürprizlerle karşılaşacağa benzer. Böyle bir Türkiye tablosunun eksikliklerinden birisi de 12 Eylül askerî rejiminin tasfiyesinden sonra bir sol aktörün ortaya çıkmaması.

Gene de hızlı ve sarsıcı bir değişimin yaşandığı göz ardı edilemez. Öyle ki, birçok insanın hayatına mâl olan şiddet dolu yıllardan sonra Türk devleti artık Kürt sorunundan açıkça bahsedebiliyor, yetkililer Kürt kelimesini rahatça telaffuz ediyor, çözümünse ülkenin geleceği açısından hayati olabileceği dillendiriliyor. Böylelikle Cumhuriyet’in en büyük tabularından birisi yıkılmış oldu ve Türk devleti yıllar boyu uyguladığı, dolaylı ve dolaysız binlerce insanın hayatına mâl olan şiddet siyasetinin günahlarıyla da yüz yüze geldi. Gene de Kürt sorununa yönelik “Açılım” siyasetine son verildi ya da şimdilik son verdirildi… Türkiye, dış siyasetinde ise belirli bir konsept doğrultusunda oluşturulmuş, komşularıyla ve Ortadoğu ülkeleriyle ekonomik ve kültürel entegrasyonu esas alan bir istikrar arayışı içinde gözükmekte. İyimserlik vaat eden bu tablonun geçici olabilir korkusu da var: Beklenmedik bir şekilde şiddetin günlük hayatı yaşanmaz hale getirmesi, ülkenin bir izolasyona doğru seyretme ihtimali gibi. Türkiye’de yaşanan değişimler sürecinin sonucunu şimdiden kestirmek zor.

Önemli bir başka konu da Türkiye’nin sorunlu laikliği içindeki endişelerin dile getiriliyor olması: “Mahalle baskısı” tartışması içinde, kendilerini “laik yaşam tarzlarıyla” tanımlayan “Batılılaşmış” çevreler, muhafazakârların kendi “yaşam tarzlarına müdahale” ettiği ve edebileceği korkusunu dile getirmekteler. (Bu konudaki haklılıklarını meşru bir zemine oturtmak amacıyla, araştırmacılar sosyal araştırma normlarına dayanarak “anket”ler yaptıklarını bile iddia etmekteler.) Bu ifade edilen korku aslında onların sınıfsal güçlerinin zayıflamaya başladığının da bir göstergesi. Öte yandan, Türkiye’de türban yasağıyla cinsel ayırımcılığa tâbi tutulan kız öğrenciler de kendilerine yönelik baskıyı dile getirebilmekteler. Sorun Türk demokrasisinin bir ayıbı olarak kaldı ve çözümlenmeyip ertelendi. Türk toplumundaki yaşayış tarzlarının zıtlıkları öyle açık ki âdeta postmodern laboratuvar durumu arz etmeye devam etmekte.

Yıllar boyu unutulması istenen birçok sorun açıkça tartışılıyor günümüz Türkiyesi’nde. I. Dünya Savaşı yıllarındaki Osmanlı İmparatorluğu gerçeği içinde yaşanan Ermeni sorunu bunlardan biri. Cumhuriyet ideolojisi de sorgulanıyor artık. Os­manlı geçmişinin aslında hiç de unutulmadığı görülüyor. Tabu sayılan birçok konuda ezberler bozulmaya başladı. Türkiye’nin AB üyeliği talebinin yol açtığı tartışmalarda sorunun Avrupa siyasetinin bir iç sorunu olduğunu da görüyoruz: Avrupa’nın kültürel ve coğrafi sınırları nereden başlar? Müslüman kimliği olan Türkiye’yi kapsar mı, dışlar mı? Avrupa içi tartışmalara “şarkiyatçılık” açısından bakıldığında ise şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Avrupa, kültür olarak kendisinden farklı olan bir “öteki”yi, Türkiye’yi, kendi içine alamaz, Avrupa’nın Hıristiyan, Türkiye’nin de İslâm kimlikli olması zaten bunu imkânsız hale getirir. Aslında Avrupa içinde sorunun bu şekilde tartışılması bile Türkiye’nin öneminin bir kanıtı olarak da düşünülebilir. Artık Türkiye, kendine özgü laikliği ve İslâmi özelliği ile bir ilgi odağı da olmaya başladı. Öyle ki, Nobel Edebiyat Ödülü de ilk defa bir Türk yazara verildi. Türkiye konusunda ortaya çıkan ilgi dalgası içinde, “Türk modernizmi” ve “Batılılaşması” yeniden tartışılmaya başlanan konular oldu. Türk ve Batılı sosyologlar, tarihçiler, siyaset bilimcileri, Türkologlar bu tartışmaya yeniden katkıda bulunma isteğindeler. Küreselleşme dönemi veya postmodern dönem denilen bir zamanda bu ilgi doğaldı. Yıkılan Osmanlı devletinin askerî ve sivil elitlerinin kurduğu Türk ulus-devletinin “garplılaşma” macerası daha da ilgi çekmekte. Burada sorgulamak istediğim özellikle şu: “Melez” kimliğiyle “Türk modernizmi” ve “Batılılaşması” derken ne anlıyoruz ya da neleri tam anlayamıyoruz? “Batı dışı modernleşmeler” tartışması açısından bakarsak Türkiye varsayılan modernizmlerden bir tanesini oluşturuyor. Bu alanda Türkiye tek örnek de değil: Örneğin İran bu tartışmanın içinde; ki bu iki toplumun modernizm maceralarındaki farklılıkların anlaşılması tartışmamıza ışık tutabilir. Her ikisinde de Batı’dan ve Batı dışından kalan çok şeyler var. Sonuçta “Batı dışı” derken ondan sadece coğrafya açısından da söz edemiyoruz. Günümüzde Batı’da Batı dışındaki tüm kültür ve etnisiteleri Batı’nın içinde bulmak mümkün. Yaşadıkları Batı ülkelerinin birkaç kuşaktan beri vazgeçilmez parçaları olmuş Müslüman kökenli göçmenlerin varlığının gündeme getirdiği sorunlar ve açtığı tartışmalar bizzat Avrupa modernizminin içeriden sorgulandığı gerçeğini de ortaya çıkartıyor. Sosyolog Nilüfer Göle’nin “Batı dışı modernleşmeler” tartışmalarında anlatmak istediği de bu: “Batı dışı” artık Batı modernizminin bir “ayna”sı olma durumunda. O halde bu tartışmalarda Türkiye “modernizmi”nin yeri neresi? İşte, Türkiye’de son yıllarda büyük bir ilgiyle yeniden keşfedilmiş, daha iyi tanınmaya başlanmış, Batı dillerinin yanısıra Arapçaya bile çevrilmiş bir Ahmet Hamdi Tanpınar okuması bu tartışmaya ferahlık verir kanımca. Burada edebiyatın özgün bir yeri var. Romanlarını okurken bizi düşündürmeye yönelten tüm paradokslarıyla Tanpınar okuması bu tartışmayı edebiyat, felsefe, tarih, sosyoloji, estetik… gibi daha geniş bir yelpaze içinde yeniden değerlendirmemize imkân sağlar ve katkıda bulunur diye düşündüm ve bunu göstermeye çalıştım. Tanpınar’ın hayatı boyunca üzerinde düşündüğü “eski” konusu Türk aydınını Osmanlı geçmişiyle barıştırmak gibi önemli bir işlev de görebilir. Tartışmanın bol olması dileğiyle tenkit ve takdir okuyucudan.

Mehmet Aydın,
Paris, Ağustos 2010

Mehmet Aydın

1961 Ağustos’ta Trabzon’da doğdu. Yükseköğrenimini Paris’te Nanterre, Sorbonne ve Paris VIII Üniversitelerinde tamamladı. Saint Augustin et Léon Tolstoï: Confesser en philosophant? (Saint Augustinus ve Lev Tolstoy: Felsefe Yaparak İtiraf Etmek?), başlıklı doktora çalışmasını tamamladı. Edebiyat, tarih ve felsefe ilişkisinde Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Türkçe makaleleri bulunmaktadır. Gnostikler konusunda yayına hazır bir kitabı var. Ici et ailleurs sitesinde Fransızca makaleler yazıyor. Halen Paris’te bir lisede başarısız öğrencilere ders vermektedir. Doğu Batı Yayınları’ndan çıkan diğer eseri Günah ve İtiraf’tır (2016).