• Doğu Batı Sayı 65: Marjinal Sohbetler - I

Doğu Batı Sayı 65: Marjinal Sohbetler - I

  • 45,00 TL
  • 33,75 TL


  • Stok Durumu: Stokta var
  • 24 Saatte Kargoda


Etiketler: dergiler

Uğur Kömeçoğlu
Kurumsal Yapıların Dışındaki Dinsellik, Sembolik Değer Sistemleri: Yeni Çağ Akımı’nın Kökenleri, Popüler Dinsellik Çalışmalarına Bir Giriş Denemesi

Necati Polat
Oğuz Atay Nerede?

Mehmet Şiray
Filozofun İmzası: İz, Takipçi ve Köken Üzerine

Özgür Taburoğlu
Žižek’deki “Boşluk” Lacan’daki “Keyif”

Koray Tütüncü
Richard Rorty’nin Liberalizmi Üzerine

Armağan Öztürk
Rawls’un Adalet Teorisinin İdeolojik Sınırları Üzerine Bir Eleştiri

Süreyya Su
Gilles Deleuze’ün Düşüncesinde Göçebelik ve Virtüellik

Derda Küçükalp
Nihilizm Çağında Bir Ahlâk ve Politika Filozofu Olarak Nietzsche’nin Önemi

İlknur Gürses & Dilek Takımcı
Transgresyon ve Fotoğrafta Aşırılığın Estetiği: Witkin ve Serrano

Rafet Uçkan
Kurtuluş Kayalı’da “Bir Direnç Kalesi Olarak” Yerlilik ve Yerliliğin Dönüşümü

Özgün Burak Kaymakçı
İkinci Dobretsberger Dosyası: Marjinalizmin Marjinal Yorumu ya da Carl Menger’in Felsefi Temellerine Farklı Bir Bakış

SEN OLMADAN BEN NASIL KONUŞABİLİRİM?

 

Dostlarla gerçek bir sohbetin arayışı içinde oluruz çoğu zaman. Üzerimize çöken yığınla şeyi hafifletmek ve bir nebze olsun avunabilmek için. Mut­lu yaşamın elde edilebilir bir nesnesi olamayacağı gibi bir sohbetin de ne zaman geleceği kestirilemez. Özlemini duyurur ve sessizce gider. Soh­bet ile bizi esir alan zincirlerden kurtulmak isteriz.  Söyleyemediğimiz şey dilimizin ucuna geldiği andan itibaren bu zincirler de ufak ufak kı­rılır ve bir sohbet başlamış olur. Özgürlüğü sözcüklerde deneyimleriz. Bir akla göre tasnif edilmiş sözcükler bilinmekten çok hissedilmenin ara­cı­dır. Hakikat duygusundan çok hakikatler arasındaki boşluklarda gezinme­yi severiz. Yitirilenin ne olduğunu anlamaya çalışırız. Her sohbet yitiri­lenin ne olduğunu anlamak için vardır. Bir şeyi elde etmek ve kazanmak ama­cıyla yapılan bir konuşmaya sohbet diyebilir miyiz? Bu en naif tutumuy­la bir görüşme, bir davranış biçimidir. Bir dizi bazı yanıtların üretilme­sidir. Oysa bir sohbette daha fazlası beklenir. Paylaşırken yitirileni paylaşırız, kazanılanı değil. Dert ile iletiriz bunu bir başkasına. “Ne uzun za­man oldu!” diye bir dostumuza yakınırken günlük konuşma mecburiyet­lerinin ötesinde varlığımızın “sen” olmadan hep suskun kaldığını söyle­riz.  

        Bir sohbette sen ve ben eşit olarak dağılmıştır. Sen ve ben gayri iradi ola­rak birbirleriyle yer değiştirir. Fark etmeyiz bile bunu. Sen, benin tüm so­rumluluğunu üzerine almıştır. Hoşlukla, iltifatla benin ağır yükünü om­zuna alır. Yanılgılarına renk katar, güçsüzlüğünü giderir, teskin eder onu. Kar­şımda ben olmuş bir seni görürüm. Bu geçişteki incelik öylesine karşı­lıksız, öylesine teklifsizcedir ki tüm hesap ve kitapların arasında bir an dostluktaki bu cömertliği görünce şaşırıp kalırız. Hayret ederiz, sen ve ben bu oyunu nasıl oynayabilir diye? Ve yazık bana ki, bendeki senin se­vin­cine tam ortak olamadım! Sessizlik ve sözcükler arasındaki boşluklar bile bir sohbeti kesmeye yetmez. Ne zaman ki sen kendi yurduna çekildiğin­de ve ben küçük hücresine döndüğünde bir sohbet de son sözlerini söy­lemiş olur.

        Felsefenin tüm varlıklarla bir söyleşi gereksiniminden doğduğunu anım­sayalım. Bir bitkinin toprakta kök salışından, sonsuzluğun hayâl edi­li­şine dek bu etkinlik varlıklarla kaynaşma bilincini ilke edinmişti. Var ol­ma duygusu, şimdi ve burada bulunma halidir. Felsefe, belirli bir dinleyi­ci kitlesinin önünde ve bir çevrede muhataplarına bu bilinci aşılamanın bir yoluydu. Sokrates’in mutluluğu ve bilgelik aşkı hep dostları ve öğrenci­leri arasında, onlarla birlikte olmaktı. Soru ve yanıtlarla ilerleyen yönte­mi, sözcükleri boşlukta bırakan ironisi, hakikatin ne olduğunu ilk başta bil­dirmekten kaçınan tavrı bir kez daha anımsanmalıdır.         

        Modern çağın düşünürleri bir anlamda felsefe tarihine en yabancı kişiler­dir. Bu halkanın bir parçası olarak kabul edilseler de… Entelektüel, bir “çevre”yi oluşturan unsurlardan adım adım kopmuştur. O tüm çevresini yitirmiştir. Etrafı temaşa ettiğinde ise, insanların, canlıların, doğanın ve tan­rının hiç de birbirlerine sen ve ben diye seslenmediğini görecektir. El­bet­te gelinen noktada tüm günah onun sırtına yüklenemez, bu daha çok za­manın aldığı renk ve tercih edilen yaşam tarzlarıyla ilgilidir. Artık entelek­­tüel, bu yersiz yurtsuz iklimde aykırılıklarıyla öne çıkmak zorundadır. Sı­nırlardaki yaşamın savunmasızlığı içinde ayakta tutabilecektir kendini. Son yüzyılda bu sınırları aşındıran söylem düzeyinde ne çok ölümcül kav­ram üretildi: yok sayan, hiçliğe yatkın, uçurumun kıyısında gezinen… Bu kavramlar geçmişin iyilik yuvalarından birer birer kapı dışarı edildi; a­ma marjinal kılınıp, aykırılaştırıldığı ölçüde de meşruiyet arayışlarına gir­di.

        “Marjinal Sohbetler” bu sohbet talebinin bir devamı... Sınırlara biraz da­ha yaklaşabilme isteği…Bir sohbette olduğu gibi önceden hiçbir şeyin belirlenmediği, doğal hali içindeki bir akış…

        Kuşkusuz bu söyleşilerimizi, sen ve ben arasındaki dostane teklifsizlik için­de, gelecek sayılarımızda da sürdüreceğiz. 

                                                                                  

 Taşkın Takış