Doğu Batı Sayı 48: Kişinin Kendisiyle Savaşı
- 180,00 TL
-
135,00 TL
- Stok Durumu: Stokta var
- 24 Saatte Kargoda
- Genel Yayın Yönetmeni: Taşkın Takış
- Onursal Kurucuları: Halil İnalcık, Şerif Mardin
- Yayın Kurulu: Oğuz Adanır, Ali Akay, Özcan Doğan, Kurtuluş Kayalı, Cansu Özge Özmen, Armağan Öztürk, Özgür Taburoğlu, Aytaç Yıldız
- Dergi Başlığı: Kişinin Kendisiyle Savaşı
- Dönem: Şubat, Mart, Nisan 2009 [Yıl 11, Sayı: 48]
- Basım Bilgisi: 2. Basım: Aralık 2023 (1. Basım: Mart 2009)
- Sayfa Sayısı: 196
- ISSN: 1303-7242
- Barkod: 9771303724481
- Kapak Resmi: Lorenzo Lippi, "L’allégorie de la Simulation", Musée des Beaux-arts.
- Boyutları: 16,5 x 24 cm
GİRİŞ
Aslı Yazıcı Yakın & Rahşan Balamir Bektaş
Liberalizmle Muhafazakârlık Arasında Hipnoz: Kişisel Gelişim Fantezisi
KİŞİNİN KENDİSİYLE SAVAŞI
Ertuğrul Turan
Agon: Kökendeki Savaşın Öyküsü
Tolga İnsel
Canın Gerilimi ve Düşman Yabancı Politeia’da Kişinin Savaşımı
Tahir Karakaş
Üstinsanın “İyi İnsan”la Savaşı ve Nietzsche’de Kişinin Kendi Kendisini Aşma Deneyimi
Sadık Erol Er
E. M. Cioran’da Şiddetin Ontolojik Kökeni
Mukadder Yakupoğlu
İnsanın Kendi Doğasıyla Savaşı
Derya Gürses Tarbuck
On Sekizinci Yüzyıl Felsefesi ve Depresyon
Ahmet İnam
Kendimize Doğru Bir Yürüyüş Tarzı Olarak Özgelik
Caner Işık
Anadolu Erenlerinde ‘Gerçek’ Olmak İçin ‘Gerçeklik’
Ekrem Demirli
Sufilerin Tanrı Anlayışı Hakkında Bir Değerlendirme
Fuat Aydın
‘Karma’ ve ‘Samsara’ Döngüsünde İnsan
Nihan Mortaş
Bedenle Mücadeleye Dönüşen Bir Yaşlanma Pratiği
KENZ
Haluk Sunat
‘Kişinin Kendi ile Savaşımı’ ve ‘Yaratma Sorunsalı’ Bağlamında ‘Marksist Estetik’ Eleştirisi
KİŞİNİN KENDİSİYLE SAVAŞI
“Keşişler” diyor Kierkegaard, “dünyanın
tarihini anlatmayı hiçbir zaman bitiremediler, çünkü hep dünyanın
yaratılmasıyla işe başladılar”…
Kişi
kendi doğası ile sahici bir ilişkiye girdiği andan itibaren, yakından tanımaya
çalıştığı varlığının, esasen tahmin edilenden daha uzakta ve derinlerde, tıpkı
dünyanın başlangıcında olduğu gibi sabit bir nokta üzerine kurulu, hiç kımıldamayan
ve sonu gelmeyecek meseleler üzerinde adeta bir savaşın ortasında yer aldığını görecektir. Böyle gerilimli bir ‘savaş’ın öznesi olmak, daha en baştan
varoluşun binbir türlü zahmetine işaret eder.
Keşişler, aşağı yukarı kendilerine özgü akıl yürütme içinde hep
şöyle bir şeyden söz etmişlerdir: Uçuruma sürüklenmek diye bir şey yoktur.
Zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşar. Yalnızca küçük bir azınlık, nasıl bir
uçurumda olduğunun ayırdındadır. Ama çoğu kişi bu kaygan zemini görmez bile… onlar
bu uçurumu dünya olarak adlandırırlar.
Hangi
açıdan bakılırsa bakılsın, yaşamın en temel meselelerini tekrar ve tekrar açığa
sermek gerekir. Bundan kaçınabilmek imkânsızdır. Her şeyin aşılmış göründüğü yerlerde bile bazen bir adım
ilerlenmediği sık sık fark edilir. İnsan, özgür olduğunu iddia etse bile, ruhun
küçük despotlarına, şüphe ve kaygı uyandıran ruhun karamazoflarına karşı
bütünüyle bir zafer kazandığını kim iddia edebilir? Biteviye mutluluğun peşinde
koşma, kendinden memnuniyetsizlik, nefret, (boş)
gurur, hiç olmayacak hayallere kapılma ve melankoli… insan yapısına dair birkaç
ölümcül betimlemedir. Bu durumda, ayakta kalma adına telkin edilen her umut,
gizli bir umutsuzluktan doğmuştur. Benlikte yuvalanan yıkıcı eğilimler, geleceğin
vaat ettiği tüm barışçıl sahneleri ve ‘huzur dolu’ saatleri gölgelemiştir. Sıkıntı,
bir zaman artığıdır, asla zamanın dolu dolu yaşanmışlığı yerine geçmez. Her
safhada, iyilik ve kötülük rekabeti başlar ki, bu karşıtlık yaşamın her basit
ânını altüst etmeye yetecek güce veya güçsüzlüğe sahiptir. Bu ezeli ve ebedi gerilim,
biz farkında olmasak da yaşamın en küçük davranışlarını yöneten bir iradeye
sahiptir. Bize ait olan ama pek de farkında olmadığımız bir iyilik ve kötülük aura’sında yaşarız hep. İçimizden geçen
herhangi bir iyi şey varsa bu mutlaka genel bir iyinin parçasıdır, eğer acıyı gereğinden
fazla duyumsuyorsak işte orada biraz daha durup düşünmek gerekir.
Kişi
kendisini aramaya koyulduğundan beri, Tanrı ile arasında sayısız gidiş ve
gelişler yaşanmıştır. Gündelik hayatı ziyaret eden Tanrı kesinlikle tek bir
Tanrı olmamıştır… Hangi duygular kişiyi pençesi altına almışsa, o ölçüde Tanrı’nın
ve hattâ Tanrısızlığın anlamları değişmiştir. Karşılaşılan, sarsıcı,
başdöndürücü bir metafizikler çokluğudur… Sanat, yanılsamalar oyunuyla bu
gerilimi aşmayı denemiştir. Sanat aracılığıyla bize öğütlenen en basit kural, gerçek
olarak adlandırılan şeyi hayalin bir parçası olarak görmek ve gerçekliğin acısını
biraz daha unutabilmektir. Böylelikle gözümüzün önünden akıp giden sayısız güzellik,
doğanın güçlü ve canlı bir resmi olarak sunmuştur kendisini. Tanımadığımız bir
insan yüzü, bir daha geri gelmemek üzere gözümüzün önünden kayıp gitmektedir. Görüntüler
hızla yer değiştirmekte, isimler belli bir sonsuzluk türü altında geçici
varlıklarını duyurabilmektedirler. Bir daha karşılaşmamak üzere bakışların
birbirine değdiği anda, hiçbir “öz” veya “hakikat” ilkesi, biçimlerin bu tutsak
edici egemenliğinden kurtulamamaktadır.
* * *
Dünya
tarihinin düz bir anlatımı, nihayetinde sözü kuru bir gelişmeler yığınına bağlayacaktır.
Oysa bu ilerleme, durduk yere olmamış, kişinin kendisini aşma çabasından
doğmuştur. Kişi zayıf ve karanlık taraflarını, uygarlığın düzenli ve sert
disipliniyle örtmüştür. Uygarlığın, akılcı, berrak ve aydınlık çizgileri yüzeye
yansırken, insan, en derin şüpheleri bir helezon şeklinde kendi içine yuvarlamış,
bilinçaltına sürüklemiştir.
* * *
Kişinin kendisiyle savaşı, elbette kişinin başlı başına kendisini
inşa etme projesidir (Ecce homo). Bu
proje, modern çağın, pratik yarar güden, kısa vadeli “kendin ol” seslenişine
uymamaktadır. “Kişisel gelişim” türünden gündelik, yüzeysel bir mantık ise asla
kabul edilemez… Bu mücadele, düşünce tarihlerinde olduğu gibi, sürekli geriye
doğru beslenen, karmaşık yollardan geçmektedir. Özgül bir deneyimi, yaratıcı ve
benzersiz bir arayışı zorunlu kılar. Dünyaya gelmiş olmanın verebileceği bir
hayret ve şaşkınlık içerisinde, insanın kendisini hep aşması gerektiği varoluşun
en anlamlı sorusu olarak, kişinin kendisiyle savaşını gündeme getirir.
Taşkın Takış