• Stokta Yok
    Doğu Batı Sayı 48: Kişinin Kendisiyle Savaşı

Doğu Batı Sayı 48: Kişinin Kendisiyle Savaşı

  • 60,00 TL
  • 45,00 TL


  • Stok Durumu: Stokta Yok


Etiketler: dergiler

Aslı Yazıcı Yakın & Rahşan Balamir Bektaş
Liberalizmle Muhafazakârlık Arasında Hipnoz: Kişisel Gelişim Fantezisi

Ertuğrul Turan
Agon: Kökendeki Savaşın Öyküsü

Tolga İnsel
Canın Gerilimi ve Düşman Yabancı Politeia’da Kişinin Savaşımı

Tahir Karakaş
Üstinsanın “İyi İnsan”la Savaşı ve Nietzsche’de Kişinin Kendi Kendisini Aşma Deneyimi

Sadık Erol Er
E. M. Cioran’da Şiddetin Ontolojik Kökeni

Mukadder Yakupoğlu
İnsanın Kendi Doğasıyla Savaşı

Derya Gürses Tarbuck
On Sekizinci Yüzyıl Felsefesi ve Depresyon

Ahmet İnam
Kendimize Doğru Bir Yürüyüş Tarzı Olarak Özgelik

Caner Işık
Anadolu Erenlerinde ‘Gerçek’ Olmak İçin ‘Gerçeklik’

Ekrem Demirli
Sufilerin Tanrı Anlayışı Hakkında Bir Değerlendirme

Fuat Aydın
Karma’ ve ‘Samsara’ Döngüsünde İnsan

Nihan Mortaş
Bedenle Mücadeleye Dönüşen Bir Yaşlanma Pratiği

Haluk Sunat
‘Kişinin Kendi ile Savaşımı’ ve ‘Yaratma Sorunsalı’ Bağlamında ‘Marksist Estetik’ Eleştirisi

KİŞİNİN KENDİSİYLE SAVAŞI

 

 “Keşişler” diyor Kierkegaard, “dünyanın tarihini anlatmayı hiçbir zaman bitiremediler, çünkü hep dünyanın yaratılmasıyla işe başladılar”…

        Kişi kendi doğası ile sahici bir ilişkiye girdiği andan itibaren, yakından tanımaya çalıştığı varlığının, esasen tahmin edilenden daha uzakta ve derinlerde, tıpkı dünyanın başlangıcında olduğu gibi sabit bir nokta üzerine kurulu, hiç kımıldamayan ve sonu gelmeyecek meseleler üzerinde adeta bir savaşın ortasında yer aldığını görecektir. Böyle gerilimli bir ‘savaş’ın öznesi olmak, daha en baştan varoluşun binbir türlü zahmetine işaret eder.

        Keşişler, aşağı yukarı kendilerine özgü akıl yürütme içinde hep şöyle bir şeyden söz etmişlerdir: Uçuruma sürüklenmek diye bir şey yoktur. Zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşar. Yalnızca küçük bir azınlık, nasıl bir uçurumda olduğunun ayırdındadır. Ama çoğu kişi bu kaygan zemini görmez bile… onlar bu uçurumu dünya olarak adlandırırlar.

        Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, yaşamın en temel meselelerini tekrar ve tekrar açığa sermek gerekir. Bundan kaçınabilmek imkânsızdır. Her şeyin aşılmış göründüğü yerlerde bile bazen bir adım ilerlenmediği sık sık fark edilir. İnsan, özgür olduğunu iddia etse bile, ruhun küçük despotlarına, şüphe ve kaygı uyandıran ruhun karamazoflarına karşı bütünüyle bir zafer kazandığını kim iddia edebilir? Biteviye mutluluğun peşinde koşma, kendinden memnuniyetsizlik, nefret, (boş) gurur, hiç olmayacak hayallere kapılma ve melankoli… insan yapısına dair birkaç ölümcül betimlemedir. Bu durumda, ayakta kalma adına telkin edilen her umut, gizli bir umutsuzluktan doğmuştur. Benlikte yuvalanan yıkıcı eğilimler, geleceğin vaat ettiği tüm barışçıl sahneleri ve ‘huzur dolu’ saatleri gölgelemiştir. Sıkıntı, bir zaman artığıdır, asla zamanın dolu dolu yaşanmışlığı yerine geçmez. Her safhada, iyilik ve kötülük rekabeti başlar ki, bu karşıtlık yaşamın her basit ânını altüst etmeye yetecek güce veya güçsüzlüğe sahiptir. Bu ezeli ve ebedi gerilim, biz farkında olmasak da yaşamın en küçük davranışlarını yöneten bir iradeye sahiptir. Bize ait olan ama pek de farkında olmadığımız bir iyilik ve kötülük aura’sında yaşarız hep. İçimizden geçen herhangi bir iyi şey varsa bu mutlaka genel bir iyinin parçasıdır, eğer acıyı gereğinden fazla duyumsuyorsak işte orada biraz daha durup düşünmek gerekir.

        Kişi kendisini aramaya koyulduğundan beri, Tanrı ile arasında sayısız gidiş ve gelişler yaşanmıştır. Gündelik hayatı ziyaret eden Tanrı kesinlikle tek bir Tanrı olmamıştır… Hangi duygular kişiyi pençesi altına almışsa, o ölçüde Tanrı’nın ve hattâ Tanrısızlığın anlamları değişmiştir. Karşılaşılan, sarsıcı, başdöndürücü bir metafizikler çokluğudur… Sanat, yanılsamalar oyunuyla bu gerilimi aşmayı denemiştir. Sanat aracılığıyla bize öğütlenen en basit kural, gerçek olarak adlandırılan şeyi hayalin bir parçası olarak görmek ve gerçekliğin acısını biraz daha unutabilmektir. Böylelikle gözümüzün önünden akıp giden sayısız güzellik, doğanın güçlü ve canlı bir resmi olarak sunmuştur kendisini. Tanımadığımız bir insan yüzü, bir daha geri gelmemek üzere gözümüzün önünden kayıp gitmektedir. Görüntüler hızla yer değiştirmekte, isimler belli bir sonsuzluk türü altında geçici varlıklarını duyurabilmektedirler. Bir daha karşılaşmamak üzere bakışların birbirine değdiği anda, hiçbir “öz” veya “hakikat” ilkesi, biçimlerin bu tutsak edici egemenliğinden kurtulamamaktadır.

* * *

Dünya tarihinin düz bir anlatımı, nihayetinde sözü kuru bir gelişmeler yığınına bağlayacaktır. Oysa bu ilerleme, durduk yere olmamış, kişinin kendisini aşma çabasından doğmuştur. Kişi zayıf ve karanlık taraflarını, uygarlığın düzenli ve sert disipliniyle örtmüştür. Uygarlığın, akılcı, berrak ve aydınlık çizgileri yüzeye yansırken, insan, en derin şüpheleri bir helezon şeklinde kendi içine yuvarlamış, bilinçaltına sürüklemiştir.

* * *

Kişinin kendisiyle savaşı, elbette kişinin başlı başına kendisini inşa etme projesidir (Ecce homo). Bu proje, modern çağın, pratik yarar güden, kısa vadeli “kendin ol” seslenişine uymamaktadır. “Kişisel gelişim” türünden gündelik, yüzeysel bir mantık ise asla kabul edilemez… Bu mücadele, düşünce tarihlerinde olduğu gibi, sürekli geriye doğru beslenen, karmaşık yollardan geçmektedir. Özgül bir deneyimi, yaratıcı ve benzersiz bir arayışı zorunlu kılar. Dünyaya gelmiş olmanın verebileceği bir hayret ve şaşkınlık içerisinde, insanın kendisini hep aşması gerektiği varoluşun en anlamlı sorusu olarak, kişinin kendisiyle savaşını gündeme getirir.

                                                                                              

Taşkın Takış